Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler! emeğe saygı lütfen!!!
Comments (177)
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
To add a comment, sign in with your Windows Live ID (if you use Hotmail, Messenger, or Xbox LIVE, you have a Windows Live ID). Sign in
Kendimize
hiç sorduk mu acaba ? Yaşamın neresindeyim, imanımın neresindeyim,...
ve dahi neresindeyimin neresindeyim. Belki ömrümüzün son demlerini
yaşarken böylesine kendimize zaman ayırıp hesap görebildik mi ? Bunları
öylesine unutmuşuz ki bir türlü fırsat bulamıyor, vakit ayıramıyoruz.
Ötesi kendimizi, sevdiklerimizi, hayallerimizi, düşüncelerimizi de
eklersek müthiş derecede zavallı duruma gelen bizler bu duruma daha ne
kadar tahammül edebiliriz. Bunlar kesinlikle isyan değil. Üzüntümüzün,
sıkıntımızın bir türlü kendimizi bulamamış olmanın buhranı, çevremizin,
insanların, değer yargılarımızın dejenere olması, dostlukların,
arkadaşlıkların menfaatlere kurban edilmiş olması ve düzeni çıkar,
maddiyat olan zihniyet.
Herşeyimizi
insan olarak maneviyatımızı, saflığımızı, temiz düşüncelerimizi,
güvenimizi, sevgimizi, saygımızı en önemlisi takvamızı [ imanımızı ] çalma uğraşı içindeler. Tabiri
caizse, pamuk ipliğine bağlı imanımızı güçlü, kuvvetli hale getirmek
şöyle dursun; hergün belki sayısız günah işleyip tövbe - istiğfar
etmeden, ar damarı çatlamışcasına, emr-i bil maruf'u bırakıp nehy-i
anil münker'i terk ederek kısaca ALLAH'tan (c.c.) uzaklaşarak kendimizi
nasıl bir ateşe attığımızı göremiyor muyuz?
Biz
aramalıyız ihlasımızı, gönül ateşimizi,gönül zenginliğimizi, kalbimizin
heyecanını bu öyle bir hasret ki; gönül gözü açık kalple muazzam bir
tatlılık, zevk ve tarifi olmayan duygularımızın lezzetini bulmak, ulvi
derecelere ulaşmak gerekiyor.Sabretmesini bilmiyor, devamlı hata yapıyoruz.
Yani hergün için yeni bir sayfa açıyor olmamızla beraber, birgün temiz, beyaz sayfaların biteceğini bilmeliyiz biliyoruz. İnsan
bir boşluk ve amaçsızlık içinde hissedebilir kendini. Sanki şu ana
kadar bahsedilenler de bir karamsarlık hissedilse de esası hesapsız yaşamanın bir faturası sonunda ağır olabilir.
Bu
yüzden dir ki gün bugün ise hesap bugünden görülmeli yapılan hatalardan
bir ders almanın vakti geldide geçiyor. Zaman değerli su misali akıp
gidiyor. Şuurlanmalıyız. Rabbimizden hakkıyla korkmalıyız ibadet ve taatta bulunmalıyız.
İmanımızı kurtarmalıyız. Mevlamızın kulları olarak rahmetineyürüyebilmeliyiz. Rahmetini celbeedecek bir ömür yaşamalıyız. Huzur iklimine güzelliklere doğru yol almalıyız.
" Aşk'ı unutmuştuk, AŞIK olmalıyız BiZ. "
RıZa BeRKaN GÜLER
/21.05.2003
HAYIRLA KALIN
Her şey ama herşey gönlünüzce olsun. Tüm güzellikler sizi bulsun.
Allah yar ve yardımcınız olsun.
Hiçbir Emanetin Zayi olmadığı Yüceler Yücesi ALLAH'a emanetsiniz.
Allah'ım
! Nefislerimizin terbiyesinde bize yardımcı ol... Bizi doğru yoluna kavuştur. Allah'ım,kalplerimizi
nurlandır, nurlandır ki, insanlar nurumuzdan istifade etsinler. Bize ünsiyet şarabından
içir, içir ki susuzluğumuzdan eser kalmasın... Bize şükrü ilham et. Allah'ım ! Bizi
yalancılıktan uzak eyle, ( amin )
Yâ Rabbî.
Bize sarsılmaz bir imân, güzel bir ahlâk, şükredici bir kalp, sabredici beden,
zikredici dil, kaza ve kaderine rıza gösteren hayırlı ömür, sâlih evlat, dünya
ve ahirette güzellik ihsan et, ana ve babamızı da mağfiret eyle... Ya Rabbî...
Kendi sevgini, sevdiklerinin sevgisini, bütün enbiyanın, Ehl-i beytin, Eshab-ı
kiramın ve bütün evliyay-ı kiramın sevgisini ve sevgisine kavuşturacak amel ve
işleri nasip eyle... ( amin )
Rabbimiz!
Güçsüzlüğümüzü ve Senin isteklerini yerine getirmedeki yeteneksizliğimizi
Sana şikayet ediyoruz. Üzüntümüzü ve tasamızı da yalnız Sana arz ediyoruz.
Özünün hakikati ve yüzünün nuru üzerine yemin ederiz ki, Sana duyduğumuz
ihtiyaç,
Senin zenginliğine denk! Sana olan ihtiyacımız Senin büyüklüğün kadar...
Bildirdiğin ve gizlediğin tüm isimlerini ve Kur'an-ı Kerim'i, kalbimizin
baharı, gönlümüzün nuru, sıkıntımızın ilacı yap. ( amin )
Zayıf olduğu zamanları bilecek kadar güçlü, korktuğunu kendisine itiraf edebilecek kadar cesur olsun; şerefli bir mağlubiyette mağrur ve dik kalabilsin; zaferde ise mütevazı ve şefkatli olabilsin.
Bana öyle bir evlat nasip etki ALLAH’ım,
Yapması gereken işler sadece birer arzu olarak kalmasın, seni tanıyan bir evlat olsun ve kendini tanımanın bilginin temel taşı olduğunu bilsin .
Sana yalvarırım ALLAH’ım, onu kolay ve rahat yollarda değil, güçlüklerle savaşmanın zevkini duyacağı yollarda yürüt ki, fırtınalarda ayakta kalmayı, ayakta kalamayanlar için de sevgi ve şefkat duymayı öğrensin.
Bana öyle bir evlat nasip etki ALLAH’ım,
Kalbi temiz olsun, ümitleri yüksek… Öyle bir evlat olsun ki, başkalarına hükmetmeden önce kendine hükmetmesi gerektiğini bilsin, öyle bir evlat ki, geleceğe uzansın ama geçmişi unutmasın. Ve bütün bunları ona verdikten sonra, yine yalvarırım ALLAH’ım, ona gülebilme duygusunu ver ki, daima ciddi olduğu halde kendisini fazla ciddiye almasın, ona alçakgönüllülük ver ki daima gerçek büyüklüğün sadeliğini, gerçek zekanın açık sözlülüğünü, gerçek gücün şefkat ve yumuşaklılığını hatırlasın. [/color
Katre olup umman gibi coşmak, zerre olup küre-i arzı sarmak, günleri an hesabıyla yaşamak, buradayken orada olmak ve O'nu yaşamak için...
Cumamız, İslam'ın güneşi kadar aydın, bir Mü'minin tebessümü kadar tatlı Muhammed-ül
Emin'i (sav) hatırlatan Gül kadar güzel, çocuklar kadar neşeli ve
Rabbimin yaratmış olduğu kainatın tüm güzellikleri ile beraber olsun ve
geçsin inşaAllah..
Allah'ın Selam ve Rahmeti Mağfiret ve hidayeti Lütfu Keremi inayeti ve ihsanı üzerinize olsun.
Vakti Şerif CuMa'dır hayr olsun. Gününüz Aydın olsun.
Bağdat'ı kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin kapısından seslendi hamalın biri: - Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan. Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. "Ver şu adama" dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala. Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı durdurdu onu: - Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın? Geriye bakıp eliyle işaret etti: - İşte şu evden. Adam kızgın şekilde salladı başını: - Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi. Kapıyı açar açmaz da sordu: - Kim verdi ekmeği hamala? Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine: - Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye. Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun bozulan işlerini. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti; - Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste. Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek: - Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı gerçek durumu: - Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum burada. Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak "Al" dedi. "Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece." Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken adamın dikkatin çekti bu saklayış; - Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi. Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı elinin durumunu: - Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş, o da evi gösterip 'İşte oradan aldım' demiş, bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım. Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar: - Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, hayat arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun... diyerek başlar anlatmaya: - Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu halinle baş başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım. Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru... "Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur..."
Allah'ın
selamı mağfireti bereketi nuru hidayeti sevgisi sizin ve tüm müslüman
kardeşlerimizin üzerine olsun.
Gününüz aydın huzurlu mutlu cıvıl cıvıl
olsun.
CUMAMIZ MÜBAREK OLSUN.
Rabbim bu
güzel günün manevi huzurunu üzerimizden eksik etmesin kardeşlerim dua
edelim inşallah.
Tüm müslüman kardeşlerimize inşallah.bizler ne kadar
dua ederse müslüman kardeşlerimize bir melek amin diyor aynı yapılan
dualar senin üzerine olsun onun icin dularımızı bu düşünceyle yapalım
insallah.
Mücrimiz, geldik dayandık kapına YA RAB.. Biliriz ne denli bir bataklık sarmış benliğimizi, bir buz çölünde ilerliyoruz, ne yol belli ne akibet.
Allah'ım; İstikametini şaşırmış bu
mücrim kullarına merhamet et... Korku var elbet yüreğimizde; lakin
rahmetinin umudu daha da yükseklerde... gazabın hak, ancak rahmetin
daha da yükseklerde... Ey dulara icabet eden , EL AFUV olan adının
hürmetine bağışla bizleri...sen affetmeyi seversin, kasem olsun sen
annemizden de şefkatlisin. Allah'ım; bizleri efendimizin (S.A.V)'in
ahlakıyla ahlaklandır, Kur'anı hakiminin izzetiyle şereflendir. Mücrim
de olsak, günaha da batsak gidecek başka yol yok... Dua tek
ehemmiyetimiz, affına mazhar kıl bizi RABBİİİM... bu sitede duasını dillendiren ve
birbirine dua eden kullarına rahmetinle, ihsanınla muamele eyle...
Duaları işiten ve icabet eden Rabbim... Dualarımızı efendimiz ve
ashabının hatırına kabul eyle...
Parmak uçlarını görüyorsun önce. Gördüğünden habersizsin. Görür olduğunu bilmiyorsun. Sadece görüyorsun. Görür ve görünür halde buluyorsun kendini. "Önce" gördüğünü bile bilmeden görüyorsun. "Sonra"lardan haberin yok... İlk hareketin oldukça basit ve sessiz: Başparmağını işaret parmağına değdiriyorsun. Dokunma duyusuyla tanışmak üzeresin. İlk kez dokunuyorsun. Parmak uçlarında buluyorsun varlığını. Parmağının parmağına değmesi için kalbinin tıkır tıkır çalıştırıldığını bilmiyorsun henüz. Farkında değilsin ama parmak ucun dokunabilsin diye, parmak ucun dokunulabilir olsun diye kılcal damarlarında adlarını ezberleyemeyeceğin, sayılarını hesap edemeyeceğin, gözünle göremeyeceğin, hızlarına yetişemeyeceğin kan hücreleri dolaşıyor. Parmağının parmağına değmesine izin veriliyor. İzin verildiğinin bile farkında değilsin. Harekete niyetlenir niyetlenmez alıyorsun izni. Hiç bekletilmiyorsun eşikte. Dilediğini dilediğince yapıyorsun. Parmağın parmağına bitişiveriyor hemen. Sayısız kere ve sancısız. Zahmetsizce ve hiç bedelsiz. Adını bilmediğin eklemlerin hiç itirazsız söz dinliyor. Hiç görmediğin incecik kasların teninin altında kasılıp gevşiyor. Parmağını parmağına bitiştiriyorsun sinirlerinden geçen sayısız ve sessiz, hızlı ve hikmetli mesajlar sayesinde. Şaşırman gerektiği halde şaşırmıyorsun. Olsun. Şaşırmamana da şaşırmalı. Nasılsa her şey bildik ve tanıdık geliyor sana. İki parmağının devamında alışık olduğun avucunu buluyorsun. Her zamanki avuçların. Hem sağda hem solda. Avuçlarından geriye doğru uzanıyor kolun. Hem sağdan hem soldan. Gövdeni buluyorsun omuz başlarının altında. İnip kalkıyor göğsün. Nefes alıp verdiğini fark ediyorsun. Ayakuçlarına kadar uzanıyor gövden. Ağırlığını ilk defa tartıyorsun tabanlarında. Üzerine bastığın toprağı fark ediyorsun birden. Az sonra öğreneceksin ki, kocaman bir dünya dolduruyor toprak zeminin altını. Sen yürüyesin diye taşları pişiren ateşler yakılıyor dünyanın göğsünde. Sen ne üşümeyesin ve kavrulmayasın diye belli bir uzaklıkta tutuluyor yer küresi. Farkında değilsin henüz. Farkında olsan da, unutmaya hazırsın hemencecik. Yollar buluyorsun ayaklarının önünde. Senden önce hazırlanmış, senden önce yürünmüş yollar. Patika. Asfalt. Uzun. Kısa. Dar. Geniş. Yürüyebiliyorsun. Hiç ummamıştın bu kadarını. Adımlarına eşlik ediyor çiçekler, kelebekler, kuşlar, kokular. Sürpriz gölgelerle karşılaşıyorsun yol üstünde. Kaldırıp başını ağaçlarla tanışıyorsun. Önüne uzatıyorlar dallarını. Kulağına hışırtılarını dokunduruyorlar. Serinlik okşuyor yüzünü. Meltem dokunuşunu hiç beklemiyordun. Esintiyle ferahlamayı zevklerin arasında bilmezdin. Bu da varmış meğer! Rüzgâr değiyor alnına. Az ötede denizi buluyorsun. Mavi. Sessiz. Derin. Martı çığlıkları. Dalga çağıltıları. Köpük köpük sevinçler. Maviden yeni bir maviye açılıyor gözlerin. Gökler uzanıyor ufkun ötesinde. Ak bulutlar. Yağmurdan haberin yok daha. Yağabilecek yağmurları beklemenin lezzeti mutluluk envanterinde yerini almamış henüz. Saçlarını ıslatacak, yanağını okşayacak çiselerin sevinci bekliyor seni. Sağanak yağmur şıpırtıları, rüzgârda yaprak hışırtıları, yağmur sonrası toprak kokuları, böğürtlen tadı, yeşillikler içinde yaban çileği bulmalar henüz menüde görünmüyorlar. Seni bekliyorlar. Güneşi buluyorsun ötelerde. Ardında sürpriz olarak yıldızları sakladığını henüz bilmiyorsun. Hiç beklemiyordun buncasını. Güneş bile yeterdi sana. İki parmağının arasına dönüyorsun tekrar. İzinle bitiştirdiğin parmakların arasında bir kâğıt parçası buluyorsun. Bir gazete okuduğunu fark ediyorsun birden. Bir makale. Senin için yazılmış. Sen seni hatırlayasın diye beyaz sayfalar üzerine döşenmiş kara mürekkep lekelerine değdiğini görüyorsun göz bebeklerinin. Hep bildiğin gibi. Hep alıştığın gibi. Hiç olağanüstü bilmediğin bir işte buluyorsun kendini. Okuyorsun. Hatırlıyorsun. Unuttuğunu hatırlıyorsun şimdi.O muzlarının üzerinde bir baş taşıdığını. Görebildiğini. Göz kapaklarını açar açmaz renklerin, biçimlerin, tonların, sevdik tanıdık yüzlerin kolayca görünür kılındığını fark ediyorsun. Onların da sana görünür olması için kalplerinin çalıştırıldığını, kan damarlarında sayısız hücrenin, hesaba gelmez hızlarda koşturulduğunu hatırlıyorsun. İzinle görüyor gözlerin. İzinle görünüyor gözbebeklerinin sevincinde kendini bulduğun sevdiklerin. Yüzünün onlar için sevimli tanıdık kılındığını yeniden fark ediyorsun. Yüzünün hiç kimseye benzemeyecek kadar biricik olduğunu hemen şimdi hatırlıyorsun. Var edenin sana yüzünün her kıvrımında, parmak uçlarındaki izlerde “bi’tanemsin” dediğini şimdi anlıyorsun. Bir yazı okuyorsun. Okuyabilir olduğunu fark ediyorsun. Okuyabilir olmana hayret ediyorsun. Anlayabilecek biri olmak yoktu hesaplarında. Anlıyorsun. Şaşırıyorsun. Varlığına, insan kılındığına, akıl sahibi edildiğine, iman edebildiğine hayret ediyorsun. İzinle bitiştirdiğin işaret ve başparmaklarının arasındaki bu incecik kâğıt parçasına muhatap edilmek için yıllarca hazırlandığını fark ediyorsun. Şimdi aziz bir misafir olarak ağırlandığını, zamanın başköşesinde şerefli bir varlık olarak el üstünde tutulduğunu anlıyorsun. Daha da heyecanlanıyorsun. Kalbinin atışlarını hissediyorsun. Yaşatıldığını fark ediyorsun. Seni konuşur eyleyene, seni görür eyleyene, seni işitir eyleyene, seni anlayabilir eyleyene, seni yokluktan çıkarıp şu anın tadını fark ettirene sonsuz minnetini, sınırsız teşekkürünü yine O’nun öğrettiğince söylüyorsun: “Elhamdülillah…” Şimdi usulca kapa gözlerini. Göz kapaklarının pürüzsüz ve sessiz perdesi iniyor ışıkla arana. Uykunun tatlı okyanusuna dalıyorsun. Bırakıyorsun bedenini. Kalbini unutuyorsun. Kalbini unuttuğunu unutuyorsun. Kalbini unuttuğunu bile unutmaya razısın. Nefes alıp verdiğini hissetmiyorsun bile. “Elhamdülillah” demeni bile unutturacak kadar nezaketle veriyor verdiğini Rabbin. Hissettirmeden veriyor. Verdiğini fark ettirmeden verecek kadar cömertçe sunuyor. Ya her defasında ölümlerden döndüğünü bilecek kadar yüreğin ağzında bekleseydin bir sonraki nefesini! Ya yoğun bakımda “sağlık durumu ciddi” denilecek tehlikelere düşebileceğini hissederek geçirseydin her gecenin uykusunu!.. Ya derin bir nefes alıp “Elhamdülillah!” dedirtecek denli felaketlerden kurtarıldığını hissetseydin, ne ederdin? Elhamdülillah demeyi unutabildiğin için de Elhamdülillah, değil mi? Senai Demirci
Başı
rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, cehennemden kurtuluş olan, bir Onbir
Ayın Sultanı'nı daha uğurluyoruz. Artık gönüllerde bayram esintileri
esmeye, ruhlarımızda Ramazan-ı Şerifin sağanak sağanak yağan rahmet
çağlayanlarının hazzını derinlemesine duymaya başladık. Evet
bu mübarek ayda tutulan oruçlar, verilen sadakalar, yapılan yardımlar,
okunan Kuran-ı Mucüz-ül Beyandan esintiler, Kudret-i Sonsuzun nezdinde
öyle büyük mükâfatlara mazhar oldu ki; bu kutlu zaman dilimine ulaşıpta
ondan istifade edemeyen gafiller, büyük bir kayıp içine düştüler
maalesef. Bayram, esasen Rabbi Rahimimizin bizleri affettiği gün olacaktır. Büyük alim, ALLAH dostu Alvarlı Efe Hazretleri :
Mevla bizi affede, Bayram o bayram olur, Cürm-ü hatalar gide, Bayram o bayram olur,
Nağmeleriyle,
gönül pınarındaki esintileri bizlere aksettiriyor ve cehennemden azat
olduğumuz kurtuluş günümüzün bizim esas bayramımız olacağını bizlere
hatırlatıyor. İnanan
insan da esasen bu gerçek bayramlara ulaşabilmenin endişesi ve
düşüncesi içinde olmalı, her davranışını "büyük buluşma" ya göre
ayarlamalıdır.
Rabbim Ramazan Bayramınızı mübarek eylesin.
Bayram İslam Alemi namına hayırlara vesile olur inşaALLAH..
Ümmet-i Muhammed arasındaki ayrılıkları birliğe çevirsin.
Küffara karşı sesimizi gür, kılıcımızı keskin,
yöneticilerimizi de Hakk ile hükmedenlerden eylesin inşaALLAH...
Siz
Değerli ve de Kıymetli Kardeşimin Tüm inananların Ramazan Bayramını en
içten dileklerimle tebrik eder, Rabbimizin bizi affettiği gerçek
bayramlarda buluşmayı temenni ederim.
Ahir zamanda genç olmak, bir bakıma, herşeyin maddeye indirgendiği bir çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir karabasan yaşamaktı. Lisede yahut üniversitede okuyan yahut şu veya bu işyerinde çalışan veyahut çalışacağı iş arayan bir genç, genç olarak heveslerin ve heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken, her gün bir üst modeli çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu meselâ. İnsanların araba modeli, gömlek markası ve beden ölçüsü ile değerlendirildiği bir zamandı yaşanan.
Gençliği cinselliğe, genç kızlığı sarı saçlı beyaz tenli 1.70’lik manken görüntüsüne, delikanlılığı ise asgari 1.75’lik atletik bedene ve spor arabaya indirgeyen hakim anlayışın yol açtığı sorunların her biri, başlıbaşına bir inceleme konusuydu. O sorunların her biri, dünyanın her yerinde her gün binlerce, yüzbinlerce, hatta milyonlarca genci mutsuz ediyor; binlerce, yüzbinlerce aileyi kavga, öfke ve gözyaşı içinde mutsuzluğa sevkediyordu. Babası kendisine Reebok ayakkabı alamadı diye intihara yeltenen gençlerin olduğu bir dünyadaydık da, bu dünyanın bir ayakkabıyı uğrunda intihara teşebbüs edilecek hale nasıl getirdiğini analiz edebilmiş miydik?
Oysa, birilerine kalsa, liseli Neşe’nin sorunu ‘kepek sorunu’ndan ibaretti. Filan şampuan üç artı bir formülüyle bu sorunu çözerdi. Genç dediğin, bir cep telefonuyla özgür olur, bir şişe kola’yla kolayca özgürlüğün tadını bulur, karşısındaki insana değil, arabasına veyahut blucinine aşık olurdu!
Bırakalım ötesini; sadece bu örnekler dahi, ahir zamanda genç olmanın zorluğunu ilk elden bildiren işaretlerdi.
Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş Ashab-ı Kehf’in tamamının genç olması bir tesadüf müydü? Yoksa, şartlar ne kadar ağır, küfür, şirk ve şehevât ne kadar baskın olursa olsun, bunların üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkânına, ve bu imkâna en yakın olanın herşeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz, işaret veya telmih yok muydu bu sûrede?
Evet, vardı. İçtenlikle ve ısrarla aramayı sürdüren bir gencin en ümitsiz şartlarda dahi aradığını bulabileceğine dair bir ders, bu sûrede kesinkes vardı. Hem, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) Deccal fitnesine karşı ümmetine bu sûreyi tavsiye buyurmasının elbette bir anlamı ve hikmeti olmalıydı.
Bu ülkede, üzerine kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç erkekler; üniversite kapısında binbir mihnetle yüzyüze kalabileceğini bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor.
Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mü’min genç olmanın daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize ‘zor’ olanın ‘imkânsız’ da olmadığını açıkça gösteriyor.
Bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence, ‘ahirzaman evliyası’ gözüyle bakalım istiyorum.
Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mü’min genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır.
Ahirzamanda mü’min genç, ateşler içinde İbrahim misalidir açıkçası. Firavun sarayındaki Musa, çağın Züleyha’ları karşısında Yusuf misalidir.
Ve, ateşler içinde İbrahim’i yakmayan, Firavun sarayında Musa’yı saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf’u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir zamanda mü’min genç olmanın yolu elbette görülecektir.
Bana derdini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!..
Meselelerimiz birer matematik problemi gibi olsaydı, önemli değildi. Hiçbir meselemiz şuraya buraya yazılıp, bırakılamıyor. Göğsümüzde büyüyor, beynimizi meşgul ediyor, hayalimizin sırtına binerek tehlikeli ufuklara gidiyor.
İnsan kendini idare edemezse cemiyetten gelen dertler, insanı sarsıp, eğlence diyarına atıyor. Gayri meşru eğlenceler insanı hissiz, duygusuz, anlayışsız ve düşüncesiz hale getiriyor. Cemiyetten gelen dertlere karşı kendimizi korusak, bu sefer de dertsiz kalamayız, dert icat ederiz. Dert, insanın ayrılmaz arkadaşı.
İnsan acizdir. Çünkü kainat çok büyük, insan çok küçüktür. Hastalıklar, felaketler ve olumsuz hallerin bütünü düşünülürse, insan yaşadığı sürece çok zor durumlara düşebilir. Ne kadar kuvvetli, zengin ve yüksek makamlarda oturan insanlar vardı ki, kimisi bir gün bir mikroba mağlup oldu, kimisi bir kaza sonucu sakatlandı!..
Yaşadığımız hayatta para büyük önem kazandı. Serveti çok olanın derdi de çok olur. Parasızlığın ne büyük felaketlere sebep olduğu da ortada... Hatta materyalistler parayı putlaştırdı. Mevlânâ "İnsan, para okyanusunda yüzen bir gemi gibidir. Parayı içine alan batar." demiş. Demek ki malı çok olanın derdi de çok olur.
İnsanlar kabukta kaldı, öze inmedi. Her türlü hoparlörden "kadın kadın!" diye feryatlar yükseliyor. Hayat bu mu?
Yıllarca uzlete çekilen Gazali'yi, Emir Sultan'ı düşünün. İki sene hücre hapsinde tek başına kalan Said Nursi... Yatak yok, yemek yok, ışık yok... Demek ki dertler iki türlüdür. Bir ulvî dertler bir de süflî dertler.
Peyami Safa diyor ki: "On dokuz senelik yazı hayatımda bu cemiyet bana bir hafta istirahat hakkı vermemiştir." Cemil Meriç diyor ki: "Yıllarca aç kaldım. Bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman olmamıştır diye düşünürdüm." Necip Fazıl diyor ki:
"Aylarca gezindim yıkık ve şaşkın
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe
Deliler köyünden bir menzil aştım
Her fikir içimde bir çift kelepçe".
Ve Bediüzzaman Said Nursi buyurmuş ki, "Bana ızdırap veren yalnız İslam'ın maruz kaldığı tehlikelerdir... Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsûr senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde, bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan men etmeseydi, belki bugün Said, topraklar altında çürümüş gitmişti..."
Hayat, insana göre değer alıyor. Medeniyet, insanları çok şeye muhtaç etti. Herkes alamadığı şeyin fakiri oldu. Kendinden yukarıya bakanlar, sayısız ihtiyaçları temin edebilmek için çırpınıyor. Bu şekilde, süflî dertlerin sayısı artıyor.
Süflî dertlerden kurtulmanın yolu şahsi isteklerimizi sıfıra doğru indirirken, Allah'ın emirlerine tabi olmada, azami noktaya tırmanmaktır.
Ey Rabbim! Huzurda olmanın huzuruyla, manasını bilerek, tek, yüce ve sonsuz olduğunu idrak ederek geldim 'Namaz huzur iledir' dedin. Bir hiç olmanın bilinci ile geldim Abdestin diriltici nefesiyle ve ruhuma işlenen manasıyla, ardında geçmişi ve geleceği bırakarak anı yaşamanın sevinci ile geldim Gönül secdeleri ile geldim?Gönlün işaret ettiği dilinle 'Ya Hu, ya Hu, ya Hu! ' lar/ la ? Ya Rabbi, her ezanda davet ettiğin, 'Haydin felaha, haydin kurtuluşa! 'sözü / ile Ey gözleri ve gönülleri aydınlatan, kurtar bizi nefsin karanlıklarından!Kulluğumu arz etmek, acziyetimi sunmak ve bunlar ile azametini duymak için huzurundayım. Suçlarımı itiraf ve büyüklüğünü ikrar için buradayım. Yüce âleminde tüm kâinatı arkama aldım ve gönlümü Sana açtımİşte huzurunda, kıyamdayımRabbim, Sen gelenleri boş çevirmezsin, duamı, niyetimi kabul eyle! Amin...
Gönlümüzü saflaştırıp aşkın ile terbiye eyle...
Bizleri Ramazan-ı şerifin şefaatine nâil kıl, şikayetinden emin eyle Vakti-i şerif, Cuma, ahir, akibet ve Ramazan-ı şerif hayrola!
Hayırlı CumaLar, "Aşk olsun!!, "Aşkınız cemal olsun efendim!!",
"Cemaliniz nur olsun!!", "Nurunuz ayn olsun!!" HayırLa kalın güzel
insanlar, gönül dostalarım. Bu fakiride dualarınızda anmayı unutmayın
inşaallah
BEREKETLİ VE FEYİZLİ OLMASI SEBEBİYLE MÜBAREK, KULLARIN AF VE TEMİZE ÇIKMASI SEBEBİYLE BERAAT , MÜ'MİNLERİN İHSANA KAVUŞMASI NEDENİYLE RAHMET OLAN BU GECEYİ İHYA EDELİM.
SİZ DEĞERLİ KARDEŞİMİN VE ÜMMET-İ MUHAMMED'İN
MÜBAREK BERAT KANDİLLERİNİ EN İÇTEN DİLEKLERİMLE TEBRİK EDER.
YÜCE ALLAH 'TAN TÜM İNSANLIĞA SAĞLIK
MUTLULUK,HUZUR,KARDEŞLİK VE HAYIRLARA VESİLE OLMASINI NİYAZ EDERİM.
Ey, Rabbim! Gayb ilminle ve halk üzerine kudretinle, hayatı benim için hayırlı gördükçe beni yaşat, ölümü benim için hayırlı gördüğün zaman da beni vefât ettir. Ey Rabbim! Gizlide ve açıkda senden haşyetini istiyorum. Rızâ hâlinde de, gadab hâlinde de ihlâs sözünden ayırmamanı istiyorum, fakirlikte de zenginlikte de i'tidâlden ayırmamanı istiyorum. Senden tükenmez bir ni'met, kesilmez bir göz ferahlığı (yüzde açıkça görülen neş'e ve huzûr) istiyorum. Senden beni kazâna râzı kılmanı, ölümden sonra yaşamanın serinliğini istiyorum. Senden yüzüne bakmanın lezzetini; sana kavuşmanın şevkini istiyorum. Bütün bunları zarar vericinin zararından, sapdırıcı bir fitneden uzak olarak vermeni istiyorum. Ey Rabbim! Bizi îmân zîynetiyle süsle, bizi doğru yolda olan hidâyet rehberleri kıl.”AMİN